top of page

Bir Çeviri Paradigması Kurmak "Tarantulaymış Benim Adım Diyecek Değilim"

  • Yazarın fotoğrafı: Ertuğrul Çağan
    Ertuğrul Çağan
  • 20 Mar
  • 6 dakikada okunur

Çeviri Halk Nazarında Nedir?

Çeviri denildiği vakit genel okur-yazar profilinde bir dilden başka bir dile bir metni, sesi, dokümanı çevirmek gelir ki bu yüzeysel ve genel geçer bir tanımlamadır. Bu tanım dahilinde çevirmene pasif, eser/mesaj üzerinde anlam ve aktarım bağlamında bir etkisi olmayan (belki ufak estetik kaymalar ve anlam kaçırmaları olabilir?!), ne varsa onu olduğu gibi alıp çeviren bir konum atfedilir. İnsan iletişim esnasında sürekli bir biçimde acaba karşı tarafı ve sözlerini doğru mu yorumladım ve algıladım diye düşünmez, bu noktadaki bir iletişim esnasında taraflar arasında bu yönde şek ve şüpheye yer bırakmayan bir konsensüs vardır zira her iletişim kurma esnasında bu olasılıkları düşünmek iletişime ket vurur veya süreci aksatır. Bunu kendi hayatımızda da müşahede ederiz, paranoyak gibi sürekli “ben bu sözden doğru bir çıkarım yaptım mı acaba?” diye kuşkulanmayız, bu insana büyük bir konfor getirir, zira derdini anlatan taraf anlaşıldığına kanaat getirir ve rahatlar -anlaşılmak rahatlık vericidir- dinleyen taraf da anladığının hissedilmesinden ve iletişimdeki bir parça olmaktan haz duyar. Zannımca halk tabanında bu minvaldeki bir çevirmen ve çeviri tasavvuru -yani kendisinin yabancı olduğu bir metni tarafsızca, olduğu gibi ve doğru şekilde anlamış masum bir çevirmen profili- bu altyapıdan kaynaklanmakta. Çünkü devamlı surette çevirmenden şüphe duymak okur kitlesi için tıpkı iletişimde olduğu gibi paranoya edici ve iç kemiricidir.


Çeviriye Ne Zaman İhtiyaç Duyulur?

Bizi çevirmeye iten gerekçenin genel itibarıyla karşı mesajın dilini bilmemek olduğu düşünülür zira çeviri diller arası bir iştir genele göre.  Aynı dil içerisinde de yapılan çeviriler olduğunu söylesek peki? Çeviriye gerek duyulan en esas pozisyon anlaşılmayan bir şeyin anlaşılmak istenmesidir ya da başka türlü bir algı ile anlaşılmasını sağlama isteğidir. Buna diliçi çeviri bağlamında kendi literatürümüzden pek çok örnek verilebilir. Mesela Süheyl ü Nev-bahâr’ın manzum ve mensur nüshaları; “zürefâ-küdemâ-avâm-türkî-i kadîm” ekseninde yapılan bir çeviri faaliyetidir. Aynı dil ekseninde farklı kelimeler ve dilsel kullanımları içeren bir faaliyet. Dil aynı belki ama dili konuşanlar aynı değil, hal böyle olunca aynı dil içerisinde bile bir tercümana ihtiyaç duyuluyor. Süheyl ü Nev-bahâr bu türden bir formasyona tabi tutulmuştur zira fetih sonrası edebiyatçıların dil algısı fetih öncesinde yaşayan edebiyatçılar ve telif edilmiş eserlerdeki dil algısından bir hayli farklılaşmıştı. Çözüm olarak Bekâyî yeni dönem dil anlayışına uygun, estetik kaygıları tatmin edecek bir üslup ve dil kullanımı üzerine bir tercüme faaliyetiyle Süheyl ü Nev-bahâr'ı yeniden yazıp/diliçi çevirip yeniliyor. Günümüz yakın çağındaki erken cumhuriyet dönemine gelindiğinde diliçi çeviriler farklı bir gaye için yapılmaya başlandı, bu sefer amaç dilsel kaygılar ve anlaşılır kılmanın üstünde daha ideolojik ve propagandavâri idi, anlaşılır kılmak önceki asırlara kıyasla bir amaç değil bir araçtı bu sefer. Yeni gelen hükûmet kendi ideoloji ve vazettiği yaşam tarzının toplulukta kabul görmesi için bir toplum mühendisliğine başladı ve bu doğrultuda kullanacağı en mühim silah dil ve çeviri oldu.


Batı literatürü ve düşüncesi tamamen tercüme heyetleri doğrultusunda sistematik ve bilinçli şekilde Türkçeye iktibas edildi (bu genelde çok klişe bir söylem olarak şu şekilde aklanmaya çalışılır: o zamanlarda hükümet ilim ve hikmet, muasırlık, çağdaşlık neredeyse oranın ilmini, fennini ve tekniğini almıştır bunda garipsenecek ne var?) Çevrilen eserlerin istatistiğine bakın kâhir ekseriyeti batı medeniyetinden olurken çok küçük bir azınlığı Doğu yahut İslam medeniyetindendir. Önceki Osmanlı, Selçuklu ve sair Türk/İslam devletlerinden neşet eden kitaplar ve fikirler ise diliçi çeviriye tabi tutulmadı (yani burada bir metnin çevrilmesi sadece eskimesi, artık anlaşılamaması parametresine bağlı değildir, sistemli olarak çevrilmemiş ve saf dışı bırakılmıştır. Burada eğer salt bir hikmet arayışı olsaydı dünyanın her bir tarafındaki hikmetler pek ala Türkçemize tercüme edilebilirdi öyle değil mi? Bu oryantalist bir kafa yapısının eseridir, zira yeni gelen paradigmaya göre ilim ve hikmet yalnızca Batının nefsinde toplanmıştır). Dönemin telif ve tercüme heyeti bir talimatnâme çıkarmıştı talimatnamede maarif vekili Şükrü Bey’in sözlerini aşağıdan okuyabilirsiniz.



Çeviri, Söylem Nakli ve Fikrî Diaspora Kurmak

Bir ülkenin ulusuna bir söylem ve bu söylem çevresinde belirli bir fikir dünyası sokulmak isteniyorsa, bunu gerçekleştirmenin kilit yollarından biri çeviri ve teliflerdir. Feminist çeviri paradigması özelinden bir örnek verecek olursak, Türkçeye feminist literatürden gerek dolaylı gerek direkt olarak yapılagelen çevirileri icra eden mütercimlerin ellerinde güçlü bir koz vardı; bu koz önsöz, dipnotlar ve çevirinin doğası gereği metne müdahale edebilme istidadıydı. Ön sözler okurun bir kitabı okumaya başladıklarında ilk karşılaştıkları kısımlardır, bu kısımda mütercim kitabın ne anlattığından, öneminden, neyi nasıl çevirdiğinden bahseder ama daha önemlisi okuru metne hazırlar yani okurun zihninde kitabı çerçeveler -alımlama estetiğini kurar- ve belli bir zaviyeden bakmasını sağlar -manipüle eder- manipüleyi burada ilk akla gelen olumsuz manayla kullanmıyorum kasten anlama sürecine bir form verme anlamında kullandım (manipulation school kavramını bilenler zaten niyetimi anlamışlardır). Türkçe literatürüne feminizm bu şekilde ithal edillmiştir, kitap ön sözleri ve metinlere yapılan ideolojik edisyonlar (ilgilileri Göksenin Abdal'ın "Feminist Çeviri Paradigması" kitabına bakabilirler). Ek olarak, metin üzerinde yazardan sonra ikinci büyük tasarruf sahibi olan mütercim bazı kısımları değiştirebilir, farklı örnekler düzleminde anlatılan konuyu misallendirebilir yahut o kısmı doğrudan çıkarıp yerine başka bir şey koyabilir (burada bittabi yayınevinin onayı gerekir çoğu zaman ya da doğrudan yayınevi böyle bir istekle çevirmene gelir). Bu bağlamda önsözler genelde bakıldığında zihin şablonlarına propaganda edici mahiyette içerikleri haizdir ve kişi bu şablon doğrultusunda metni okur.


Siz bir ulusun zihin şablonlarını ve düşünme sistematiğini bir kez sağlam bir altyapıyla oluşturduğunuz vakit artık gerisi tedariğe bakar (yani daha fazla içerik, medya, video, sinema, edebiyat, gazete, basın manipülasyonu vs.). Söylem bu şekilde inşa edilir. Başka bir örnek verelim, sokağa çıkıp "bilimsel literatürde bizim konumumuz sizce nasıldır?" diye sorsak eminim yanıtların büyük bir kısmını kendimizi eleştirdiğimiz, tahfif ettiğimiz, alay ettiğimiz ve hicve tuttuğumuz cevaplar oluşturacak. Bakın bu da Batı medeniyetinin tesis ettiği çeviri paradigmasının propaganda ettiği bir şeydir. Biz Osmanlı, Selçuklu veya daha öncesi Türk devletlerimizde tıp, astronomi, kimya vb. alanlarda neşet eden çalışma ve teliflerden veyahut tercüme hareketlerinden ne kadar haberdarız? Çeviren taraf hep bizsek -yani hep dışardan alan ve dışarıya bir şey veremeyen konuma düşersek ki düştük- ve çevrilen taraf hep öteki taraf ise biz kaçınılmaz olarak bizi diğerleri nasıl tavsif ederse -biz de kendimizi o sıfatları haiz sanarız- ve kültürel anlamda mağlup konuma düşeriz. Çünkü Batı tesis etmiş olduğu çeviri paradigması yordamıyla bir bilim tarihi anlatısı ve beraberinde bir kültür tarihi oluşturuluyor. Peki bu anlatıda biz neredeyiz? Ben söyleyeyim kuytu köşede ıvır zıvır işlerle uğraşan primatlar seviyesindeyiz. Lanse edilen şekle bakarsak biz buyuz. Peki ya gerçekte? Bu gerçeği de bilemiyoruz, çünkü biz kendimizi bilmiyoruz öteki bizi nasıl tanımlarsa o tanımı esas kabul ediyoruz. Bugün bizim kadim tıp eserlerimizden kaç tanesinin güncel Türkçe versiyonları var, kaçını tercüme ettik? Neredeyse koca bir sıfır… Bizden olmayan çeviri akımları ve paradigmaları sürekli terminolojiler ve söylemler inşa etti ve bunları propaganda ettiler “aydınlık”, “terakki”, “bilim”, “modernlik”, “çağdaşlık” hep kendisinden bir şeyler çevrilen kısma ithaf olundu, çevirmeyen bizler ise “karanlık”, “irtica” , “çağdışı” ve “ilkel” olduk -çünkü bizi o şekilde çevirdiler-, bu yaftayı bize vurdular. Hem biz bir kere “İngiliz beyefendisi” söz kalıbının iktibas olunduğu bir dil ile konuşan aciz bir topluluğuz bu gerçeklerle yüzleşmemiz lazım. Kaç tane Londralı bir “İstanbul beyefendisi” söz kalıbını kullanmıştır? Kullanmayı bırak duymuş mudur? Bizim bu noktada artık telif üretiyor olmamız, kendi çeviri paradigmamızı kurmadan bir anlam ifade etmemekte zira biz ne üretirsek üretelim Batı bu telifleri kendi filtrasyonundan geçirip eleyerek rafine hale getirecek ve gerek önsözlerle, dipnotlarla kendi anlatısına bizim ürettiklerimizi adeta bir dolgu malzemesi olarak kullanacak ve ekmeklerine yağ sürecekler. Bizim aydın takılan sözde çakma entelejensiyamız ise efendilerinin ekmeklerine yağ sürdükleri için bir iç huzura kavuşacaklar ve tabiri caizse bu ibadetlerinden mutmain olacaklar.



Uzun vadede bu üç ayrı tikelde telif edilen yazının, bu kurulan filtrasyondan geçtiğinde bu yazıları üreten tarafların aleyhine bir propaganda aracına dönmesi çok muhtemel. Çeviren taraf nasıl çevirirse sen o olursun çünkü. Bizim eksiğimiz kendimize has bir paradigmamızın olmaması. Bunu inşa etmek için evvela bizim kim olduğumuzu bilmemiz ardından kimlerin öteki olduğunu adlandırmamız gerek ve biz bu işe daha yeni yeni bazı yayınevleri ve medya kanalları sayesinde başlamış bir toplumuz. Bu senaryo koloni ve sömürge sonrası toplum ve uluslarda müşahede edilen bir durumdur, ben bizim fiziken olmasa da zihnen kolonileştirildiğimizi düşünüyorum. Geri dönüşü uzun yıllar alacak bir sürecin başındayız ve albenisi olan tarafın biz olmadığımız apaçık bir gerçek, şu an bazı softalar batı hegemonyasının anlatısından nemalanıyor ve entelejensiyacılık oynuyorlar, batının icat ettiği ve ellerine tutuşturduğu propagandaları kendi halkına yüksek bir sesle haykırırken inanılmaz bir bilgelik doyumuna ulaşıyorlar. Şu an biz mağlubuz ama Allah günleri topluluklar arasında döndürücüdür. Bugünlerin yarınları da olacak, sabır…


"evet, ilmektir boynumdaki ama ben

kimsenin kölesi değilim,

tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya

tarantulaymış benim adım diyecek değilim,

tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rabb

bellemeyeceğim

razı değilim beni tanımayan tarihe

beni sinesine sarmayan

tabiattan rıza dilenmeyeceğim."


-İsmet Özel

1 Yorum


Abuzer Mert
Abuzer Mert
22 Mar

Eyvallah üstadım var olun keyifle okuduk.

Beğen

Öğretmenin, öğrencinin, yazarın, düşünenin, sorgulayanın buluşma alanı KÜLLİYAT ©

bottom of page