Dilde Tasfiye ve Öz Türkçecilik Yahut Redd-i Miras
- Ertuğrul Çağan

- 5 Mar
- 6 dakikada okunur

“Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”
-Hücûrat Sûresi 13. Âyet
“Come, let Us go down and there confuse their language, so that they will not understand one another’s speech.”
- Genesis 11:7
Mâruf er-Rusâfî’nin “Def’u’l-Hucne fi’rtidâhi’l-Lukne” isimli eserini okurken günümüzde çok yaygın olan bir söylem ve bu söylemin beraberinde getirdiği sloganların ne denli yanıltıcı ve boş olduğu şimşekleri zihnime çaktı. Peki neydi bu sloganlar?
“Biz Arap mıyız?”
“Araplaşmayın, Öz Türkçe konuşun!”
“Türkçemizi mahvettiniz!”
“Yabancı(!) kelimeleri dilimizden atalım!”
“Türkçeyi pasivize ettiniz, içine sindirdiniz!”
İşbu sloganlar genelde neo/militan-tasfiyecilerin ve Öz Türkçecilerin kullandığı sloganlardır, bu sloganları tüm dilde tasfiye savunucularına teşmil etmek insafsızlık olur zira yeni zuhur etmiş bir ideoloji değil ayrıca bugünün sosyo-politik atmosferi de öncekine kıyasla bir hayli kutuplaşmış ve yozlaşmış olduğundan her fikirde olduğu gibi bu fikirde de radikal bir neo grup olması oldukça normal.
Bu ideolojinin temellerinin aşağı yukarı Tanzimat Döneminde atıldığını söyleyebiliriz lakin bu ideolojinin kemikleşmesi ve devlet eliyle dayatılması peşin sıra Harf ve Dil Devrimleri ile olmuştur. Harf ve Dil Devrimlerini (1928/1932) ayrı ayrı ele almak bu yazımızın kapsamını oldukça genişletecek ve bizi hedefimizden uzaklaştıracaktır dolayısıyla bunu diğer yazıma tehir etmek niyetindeyim.
Peki dilde tasfiyecilik hareketi ve Öz Türkçecilik hakikatte dilsel bir koruma refleksinden dolayı ortaya çıkmış bir ideoloji mi yoksa “ama biz dilimizi koruyoruz!?” maskesine büründürülmüş, altında ideolojik, ırkî, dinî, siyasî bir takım manipülatif, yozlaştırıcı ve asimile edici planlar ve toplum mühendisliği projeleri yatan bilinçli bir kurgu muydu?
1) Dilsel bir koruma refleksi ve lisânî bir duyarlılık olma hasebiyle biz Öz Türkçeciyiz diyen gürûh hakkında
Bu gerekçelendirme iki farklı veçheden samimi ve mâkul bir zemini haiz değildir.
a) Öz Türkçeci ve Dilde Tasfiyeci grupların büyük bir bilgelikmiş gibi megafonlarından avurtları patlayıncaya kadar haykırdıkları sloganlarının lazımlarının iktiza ettiği senaryolardan biri o dilin izole kalmasıdır. Peki izole kalmış bir dil hakkında dışardan bakan akıl sahibi bir birey ne düşünür?
- Bu dil ve bu dilin toplumu hariçten bir topluluktan ve o topluluğun dilinden ne bir kelime almış ne de vermiştir.
- Dolayısıyla aralarında fikrî bir alışverişi olmamış.
- Bu sebeple özgür ve eleştirel düşünme oldukça sathî kalmıştır.
-Bu durum mevzubahis toplumun fikirsel faaliyetlerinin birbirinin kopyası olmasına sebep olarak orijinal fikirlerin neşet etmesine mâni olmuştur.
- (Nihai yargı) Bu dili konuşan ulusun dünya milletlerine sunabileceği kayda değer herhangi bir bilgi, düşünsel ürün ve felsefesi yoktur.
İki kelam dilbilimi (linguistics) okumuş akl-ı selim bir birey zaten bu ideolojinin dil denen şeyin doğasıyla uyumlu olmadığını ve bu ideolojinin idealize ettiği dil oluşumunun gerçekleşmesinin oldukça zor – hatta günümüz dünyasında imkânsız- olduğunu bilir. Eğer diliniz böyle bir dilse yüksek ihtimal 5-10 haneli izole bir adada yaşayan iptidai bir kabile bireyisiniz demektir. Dünya sahnesinde kıyıda köşede kalmış milletler ve o milletlerin dillerine bakın sonra bu ideolojiyi gözünüzün önüne getirin ardından şöyle bir düşünün, yahu böyle saçma bir şey olabilir mi? Bu realist bir tutum mu?
“Paradise” kelimesi bile “firdevs” kelimesinden gelir, İngilizler nerede Araplar nerede? Bu kelime metruk bir kelime de değil her İngiliz bunu gündelik kelamında kullanır. Aralarında gerek coğrafi gerekse kültürel anlamda fersahlar bulunan iki millet dahi birbirinden kelime alıp devşirirken biz bin yıldır uhuvvet ve ünsiyet kurduğumuz toplumlardan kelime almayacağız, aramıza duvarlar öreceğiz aksi halde Türklüğümüze zeval gelir, öyle mi? Ben bunun linguistik bir 5. Kol faaliyeti olduğu kanaatindeyim.
Ekranı olan, bu ekranından ışıklar saçan, bu ışıkları toplayarak belirli kareler üreten sonrasında bu kareleri art arda dizerek sahneler oluşturan kare şeklinde bir kutunun mucidi “John Logie Baird” isimli kişiyi hatırlayalım. Kendisi İskoç, Fransa’da bu icadı yapıyor ve bu icadına Fransızca bir kelime olup kökenini antik Yunancadan alan “tele” ve “vision” sözcüklerini birleştirip “television” ismini veriyor. Ülkemizdeki mevcut algı dünyasındaki bir birey için ne kadar da ironik öyle değil mi? Şunun bir benzeri senaryonun Türkiye’de yapıldığını tahayyül etsenize… Kıyametler kopardı. Halbuki o İskoç adamın nazarında herhangi bir abeslik yok, aksine o bu koyduğu isimle iftihar ediyor ve ben icadıma bizden, medeniyetimizden, kültürümüzden ve aşina olduğumuz lügatten bir isim koydum diyor belki de.
b) Bize abes gelen onlara neden normal gelmekte? Biraz da bunu inceleyelim. Avrupa ülkeleri her ne kadar ihtilaflar, mezhep kavgaları, anlaşmazlıklar vb. badireler atlatmış olsalar dahi aralarında gerek dinî gerek içtimâî bin yıldan fazladır süregelen bir kültürel kod ve miras müşterekliği vardır. İşte, dilde tasfiyecilerin ve Öz Türkçecilerin ıskaladığı bir diğer hususu da bu mevzu teşkil etmekte. Dil münferiden ele alınabilecek bir olgu değildir, dil tıpkı insan gibi doğar, büyür, serilir, serpilir, buhrana girer, kalkışır, pısırır, ihtiyarlar ve ölür. Tıpkı insan gibi sosyalleşir, etkileşime girer, alışveriş yapar vs. İnsan çevresindekilerin ortalamasıdır derler ya -klişe de olsa- diller de etrafındakilerden etkilenir. Etrafındakilerden etkilenmeyen ya da etrafındakileri etkilemeyen ölmüş demektir evvela bunun anlaşılması gerek.
Dil buhrana da girer zira insan buhrana girer. Evet, buhrandayız. Dükkân açarız adını İngilizce, Fransızca ve diğer Batı dillerinden koyarız. Marka kurarız hakeza. Havalı gözükmek için araya yine bu dillerden kelimeler sıkıştırırız. Neden? Çünkü statü ve perestiş kazanırız ya da öyle vehmederiz. Sonra da kalkarız aman dilimizi koruyalım, aman Öz Türkçe konuşalım deriz; dilde tasfiyecilik, dil duyarlılığı kasarız, ne kadar da riyakâr bir tutum öyle değil mi?
Dilde tasfiyeciliğimiz de şöyle olur, sadece Arapça ve Farsça kelimeleri tasfiye ederiz. Bu trajediyi Erken Dönem Cumhuriyetinden örnekler vererek destekleyecek olsam da o kadar geriye gitmeye gerek yok sanırım. En basitinden geçenlerde belediyelerin Arap harfleri ile oluşturulmuş dükkân levhalarını ve reklamlarını kaldırırken diğer dillere ait tabela ve reklamlara dokunmaması örnek verilebilir. Tanzimat dönemine ve dil/harf reformları yıllarına geri dönecek olursak Özlem Berk Albachten’in güzel bir makalesi var, “The Turkish language reform and intralingual translation”. Makalesinde Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikayecileri: Bir Rüyâ” eserine değinir. Oğuz Atay eseri Türk Dil Kurumu’na teslim eder lakin eser basılmaz ta ki Atay’ın vefatına kadar. Vefatını müteakip basılan eser ile orijinal nüsha karşılaştırıldığında ne olsa beğenirsiniz? Arapça-Farsça kökenli kelimeler kitaptan atılırken istasyon, tren, posta, vagon, ray gibi kelimeler -her ne hikmetse?!- atılmıyor üstelik “memur” gibi meşhur bir kelimeyi “görevli” ile değişip bununla yetinmeyip abesle iştigal edebilecek daha ne yapabiliriz acaba diyerek sırf Arapça kökenli olduğu için “tüccar” kelimesini “tecimer” gibi reel hayatta hiçbir şekilde benimsenmemiş, kullanılmayan bir kelime ile değiştirmiştir. Mai ve Siyah, Şermin, Efsuncu Baba ve diğer pek çok eserde bu minvalde tashih (edisyon) adı altında yapılan müdahaleler mevcut. Matbaalar dönemin hükûmetine ve güttükleri ideolojik tutuma karşı yakınlığı ile bilinen şahıslar tarafından işletiliyor (mesela İbrahim Hilmi ÇIĞIRAÇAN -kendisi efsuncu baba romanının yazarı Mehmed Rauf’un vefatından sonra kitap üzerinde ideolojik mahiyette tasarruflarda ve edisyonda bulunuyor) ve reform yolunda bu pozisyondaki şahıslar kullanılıyor.[1]
Avrupâî milletler aralarındaki ülfet ve ünsiyetlerini bozmamışken, aralarındaki ortak kültürel havzayı besleyen pınarların üzerine titrerlerken bizler her yere set çekip kendimize bir fanus yarattık, bununla kalmayıp kültürel havzamızı besleyen pınarları tıkayıp kuruttuk. Bunun bizim lehimize faydalı olacağı masalı ve propagandası ile uyutulduk. Onlar bin yıllık miraslarını benimserken biz reddettik. Anlıyoruz ki işbu tasfiyecilik ve Öz Türkçecilik hareketi salt dilsel kaygılardan teşekkül eden bir koruma refleksi değil tamamıyla ideolojik/siyasi bir propaganda mahsulüdür.
2) Arapça-Farsçanın Türkçeyi etkilediği bu sebeple Türkçenin pasivize edildiği yönündeki yaygın kanı hakkında
Girişte değinilen kitaba dönersek bu kitap önemlidir zira bu kitap toplumdaki yaygın kanı ve ezberi bozacak bir numune niteliği taşımaktadır. Ma’rûf er-Rusâfî’nin kitabı yazma sebebi hakkında yazdıklarına bakalım:

Sadece şu pasaj dahi bu yaygın kanının aslında ne kadar da tek taraflı olduğu ve manipüle edici olduğunun anlaşılması için kafidir. Türkçenin, Arapça ve Farsçadan etkilendiği inkâr edilemez bir gerçektir lakin bunun tersi hiçbir zaman dillendirilmemiştir. Ayrıyeten bu etkilenme hep negatif lanse edilegelmiştir. Algı sadece görülmesi istenen pencere ve perspektiften yana kuruldu. Ayrıca Türkçe Arapça ve Farsçadan aldığı kelimeleri görüldüğü üzere kendi potasında yeniden yaratmıştır ki Araplar dahi bizim yeniden yaratıp değiştirdiğimiz bu kelimeleri kendi lügatlerinden zannederek dillerinde galat kullanımlara sebebiyet vermişler ve dillerini yozlaştırmışlardır. Bu dilimizin kudretini ve düşünce dünyamızın derinliğinin bir emaresi değildir de nedir? Ama tasfiyecilere kalsa sahnede pısırık, içine sinmiş ve sürekli çevre dillerden tabiri caizse dayak yiyen, sünepe tiplemesi yakıştırılmış bir Türkçe var. Bundan teberri ederiz. Kaldı ki hiç “Türkler bizden falanca falanca kelimeleri devşirdiler de onları bozdular biz bu kelimeleri istemezük en iyisi mi bu kelimelerden kurtulalım!” diyen bir Arap ya da Fars gördünüz mü? Ya da televizyon örneğinden devam edelim, “bunlar Grek tohumu bakın ne koymuş icadın adına!” diye haykıran bir Fransız ya da İskoç tahayyül edebiliyor musunuz? Ne komiktir ki buna benzer şeyleri söyleyen yığınla insan ülkemizde var, tahayyül etmenize gerek yok maalesef gerçekler.
“Türkçe ibadet”, “Türkçe ezan”, “Türkçe Kur’ân” vs. gibi senaryolarda bu sloganlar hep haykırıldı. Unutulmamalıdır ki bu gibi toplumsal ve kültürel reform senaryolarında sloganlar devrimlerin kaderini tayin eder. Slogan ne kadar oturur ve kemikleşirse reformunuz o kadar payidâr olur. Zira reformları halka dayatmanın en kolay yolu onların sinir uçlarından ve tepkiselliklerinden geçer. Duygulara oynamak hayatidir. Tasfiyecilik ve Öz Türkçecilik hareketi bu bağlamda başarılı olmuştur lakin etkisini geçtiğimiz dönemlerde şiddetle kaybetmekte.
Bu kitabın bunca yaşanan devrimler ve atılan sloganlar süresince niçin tercüme edilip basılmadığı konusu da ayrıyeten ele alınması gereken bir başka konu zira hegemonya ne isterse piyasa onu telif eder, onu çevirir ve onu pazarlar.
Ertuğrul ÇAĞAN
Manisa/Soma
03.02.2026
[1] İlgilileri için Çekçi’nin makalesi: Efsuncu Baba Romanı Işığında Türkiye'de Diliçi Çeviri / Intralingual Translation in Türkiye: The Case of Efsuncu Baba




Yorumlar