top of page

Bilimsel Bir Gözle "Nihayetinde Her Şey Rastgele Midir?"

  • Yazarın fotoğrafı: Esmanur Özdemir
    Esmanur Özdemir
  • 12 Mar
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 13 Mar

Etrafımıza baktığımızda her şeyin nasıl var olduğunu, neye dayanarak geliştiğini, varlığını sürdürdüğünü sormadan edemeyiz. Bu çoğu şey için geçerlidir. Evrenin varlığını, yaşadığımız süre boyunca gelişen olayların nasıl geliştiğini, bilim insanlarının yaptığı buluşların gerçeklik payını, mevsimlerin, dünyanın işleyişinin nasıl gerçekleştiği hep merak konumuzdur. En önemlisi insanoğlu kendi varlığının peşindedir. Bir rastlantı mı yoksa tanrının planının bir parçası mı olduğunu, yoksa her şeyin bilime mi dayandığını kendimize sorgularız. Bu sorgulama bilimde ise istatistik, olasılık gibi kelimelerde toplanmaktadır.

   Modern bilimin temelini oluşturan istatistik; verileri toplamamızı, analiz etmemizi ve bu sayede geleceğe dair öngörülerde bulunmamızı sağlayan en önemli araçlardan biridir. Belirli bir amaç için verilerin toplanması, sınıflandırılması, çözümlenmesi ve sonuçlarının yorumlanması esasına dayanır. Sonuç olarak baktığımızda bir olayı çözümlemek istersek veri toplamamız, araştırmamız, tahminler yürütüp sonuca varmamız gerekir. Bu sonuçlar doğrultusunda gözlem yaptığımız konuyla ilgili bilgi sahibi olup yorum yaparak bir çözüme ulaşabiliriz. 17. yüzyılda modern bilimin temelleri yeni yeni atılırken Newton ve Galileo, yeryüzünde ve gökyüzünde aynı doğa yasalarının geçerli olduğunu kanıtlayarak evrendeki hareketlerin bir mantığı ve öngörülebilirliği olduğunu ortaya koymuşlardır. Bu kavrayış, insanın kendi geleceğini kurgulama olanağına zemin hazırlarken, aynı dönemde zar ve yazı-tura gibi şans oyunları üzerinden ilk olasılık kuramları da doğmaya başlamıştır. Olasılık kavramını 1800'lü yılların başında insan ilişkilerine ve sosyolojiye uyarlayan Adolphe Quetelet, "ortalama insan" kavramını geliştirerek şans dediğimiz şeyin aslında bilgisizliğimizi, yani cehaletimizi örten bir peçe olduğunu savunmuştur. Quetelet’nin biliminde bozuk para, havaya birçok kereler atıldığında yazı ve turaların tahmin edilebilir bir dağılımı ortaya çıksa da para havaya tek bir kez atıldığında sonucun ne olacağı tahmin edilebilir değildir. Belli fizik kuralları bildiğimizde, akla yatkın bir biçimde uyguladığımızda, paranın nasıl düşeceğini tahmin edebiliriz. Dolayısıyla bir bozuk paranın havaya atılması rastgele değildir. Zar daha olası bir durumdur ama o da yine de tam anlamıyla rastgele değildir. Yine aynı durumlar izlendiğinde tahmin edilebilir ama burada asıl sorun zarın keskin köşeleridir. Bir zarın kösesi masaya çarptığında sonuç kaotik olur. Kısacası belirli kanunlar izlediğimizde sonuçları tahmin edebiliriz fakat rastgele olup olmadığından emin olamayız. Bu da bilimin en tartışmalı sorularından biridir. 20. yüzyılın başında Lord Kelvin, Newton’un temel atma çalışmaları üzerine fiziğin ilerlemesinden memnun olduğunu ifade etmişti. Fizikçiler artık evreni anlayışımızla ilgili olarak daha fazla şeyler yapmaya başlamışlardı. Alman matematikçisi David Hilbert 1900’de Paris’te düzenlenen bir matematik kongresinde, çözülmeleri halinde matematik defterini dürecek 23 çözümsüz matematik problemi sundu. Kurt Gödel ise Hilbert’in sormamış olduğu bir matematik sorusunu cevaplayarak Hilbert’in sorularının cevaplanabileceği yönündeki kesinliği de alıp götürdü. Gödel aynı zamanda eksiklik kuramı formülü altında hiçbir zaman cevaplanamayacak matematik problemleri olduğunu söylemiştir. Bu da bize matematiğin ebediyen yazgılı olduğunu göstermektedir. Bu da rastgelelik ile derinden ilgilidir. Çünkü bazı şeyler bilinemiyorsa davranışları, bütün bildiklerimiz itibarıyla rastgele olabilir anlamına gelir. Kuantum Kuramı, atom ve atomaltı ölçeklerde meydana gelen olayları açıklama yolunda oluşturulmuş kapsamlı bir bilimsel bilgi birikimidir. Bu birikim, insanlık tarihinde bilimsel ortak aklın ürettiği belki de en önemli, en kapsamlı doğa kavrayışıdır. Heisenberg'in "Belirsizlik İlkesi", bir parçacığın hem konumunu hem de momentumunu aynı anda bilmenin imkansız olduğunu kanıtlar. Kuantum teorisinin temel ilkesidir. Bu ilkeye göre parçacığın hem konumunu hem de momentumunu aynı anda bilemeyiz. Zamanın bir anında, bir sistemin bütün özellikleri hakkında kesinliğe hiçbir zaman ulaşılamaz. Bir başka sorun ise Marie Curie’nin yanında taşıdığı radyum külçesine benzer kaya parçasıdır. Radyumun en hızlı çürüyen izotopu olan bu külçenin radyoaktifliğinin her üç buçuk günde bir yarıya indiği gözlemlenmiştir. Yalnız bu konu da belirsizdir. 1000 yıl sonra bu külçedeki atomların bazıları hala çürümemiş olacaktır. Her atomun durumunu bilmenin de bir yolu yoktur. Hiçbir şey çürümeyi neyin başlattığını söyleyemez. Bu da bize rastgele olduğunu göstermektedir.

Bilim dünyasını ikiye bölen bu nesnel rastgelelik, tarihin en büyük entelektüel çatışmalarından birini doğurmuş; Einstein evrenin işleyişinde rastgeleliğe yer olmadığını ve kuantum teorisinin eksik olduğunu savunurken, Bohr ise ölçüm yapılana kadar nesnel bir gerçeklik olmadığını ve deney sonuçlarının gerçekten de şansa bağlı olduğunu iddia etmiştir. Bilim tarihi nihayetinde Bohr'u haklı bulmuş olsa da, tüm bu süreç bize bilimi istatistikten, araştırmadan ve bitmek bilmeyen bir sorgulama mekanizmasından ayırmanın imkansız olduğunu göstermektedir. O zaman her şeyin bir nedeni var mıdır?

   Tüm yazıyı toparlayacak olursak her şeyin iç içe oluğunu fark ederiz. Çünkü baktığımızda, istatistik olmadan bir düşüncenin yanlış olduğunu, tamamıyla hislerimize bırakarak yorumlamak saçma olacaktır. İlk önce bir konu hakkında veya bir teori hakkında düşünüp yorum yapmak istersek ilk önce araştırmalı, değerlendirmeli sonra ona göre yorumlayıp fikrimizi sunmalıyız. Bundan hiç şüphe yoktur. Çünkü bilim böyle değildir. Bilim evrenin, evrendeki olguların ve olayların bir bölümünü ele alıp birtakım yöntem ve deney yolları kullanarak ve gerçeğe, gerçekliğe dayanarak birtakım yasalara ulaşan bilgi yolu, düzenli ve tutarlı bilgidir. Bu sebeple bilimi istatistikten ayırmak tamamen yanlış bir hareket olacaktır. Modern fiziğin gelişmesiyle yavaş yavaş daha fazla sorgulayan, daha çok olasılığı değerlendirip yorum yapan kişiler haline dönüşmeye başladık. Aslında modern bilimin temellerini atarken bir bakıma da düşüncemizin sınırını aşmaya başladığımızı görebiliriz. Çünkü gözümüzdeki perdenin inebilmesi için düşünüp sorgulamak şarttır. Zamanında yaşanan gelişmeler ise bu düşünme, sorgulama, anlama ve çözme mekanizmasına ayak uydurmuş, onları güçlendirmiş, bambaşka boyuttan bakmamızı sağlamıştır. Aslında bakıldığında her şey insan zihninin içinde bitmektedir. Çünkü Newton ve Galileo gibi bilim adamlarının yaptığı veya herhangi birinin yaptığı, düşündüğü veya söylediği şeyler bize bambaşka düşünce olanakları sağlamış ve bu yüzden de gelişim kaçınılmaz olmuştur. Bir nevi beyin fırtınası etkisi de denebilmektedir. Yazı tura, zar olaylarının olasılığında, matematikte, kuantum kuramında ve daha belki de sayamadığımız birçok alanda hala tam anlamıyla açıklanamamış olaylarda her şeyin rastgele olduğunu varsayarak boşvermişlik hissine kapılırsak kendimizi geliştirme yönünde geriye döneriz. Quetelet’in şans sözcüğünün aslında cehaletimizin olduğunu düşünmesi gibi hiçbir şey yapmadan her şey rastgeledir dersek aynı cehaletimizin eseri olmaktan geri kalmayız. Einstein ve Bohr gibi farklı fikirlerimizi birbirimize aşılarsak ve destek alırsak bir şeylerin adını koyabiliriz. Birbirimizle yarış halinde matematik sorusu kapıştırırsak bir gün Kurt Gödel gibi bizim de matematik sorularımızı çözen elbet çıkacaktır. Uzun lafın kısası fikir alışverişi yaparak, bilgi aktarımı yapıp da bilime güvenirsek çoğu aklımızın ermediği şeylere de açıklık getirmiş oluruz. Ama unutmamak da lazımdır ki hepimiz insanoğluyuz. Elbet de ki aklımızın ermeyeceği şeyler de olmuyor değil. Demem o ki nihayetinde her şey rastgelir mi, bilemem ama nihayetinde mantığımıza uymayan, aklımızın almadığı şeyler gözümüze rastgelir.




2 Yorum


Ertuğrul Çağan
Ertuğrul Çağan
15 Mar

Rastgele (kaotik) bir evren tasavvurunda bilim yapmak imkansız olacaktır zira bilimin nedensellik ve genel geçerlilik gibi iki önemli ön kabülü vardır ki bu ön kabuller câri olmadığı ya da görünen evrende çalışmadığı vakit bilimsel bir tespite ulaşmak imkansız olacaktır. Yani x sıvısı y derecesinde kaynar dediğimizde biz bunun Türkiyede, Almanyada veya başka bir ülkede de o derecede kaynayacağını sabitlemiş oluruz hakeza zamansal bağlamda da sabitleriz 100 yıl sonra da x sıvısı y derecede kaynar deriz. Aslında zikredilen "tutarlı bilgi" bu ön kabul sayesinde mümkün olmaktadır.


Aynı şekilde nedensellik ön kabülü de "kaotik" evren düşüncesini iptal etmektedir. Mesela; ateşi pamuğa doğrulttuğumda pamuk yanmaktadır, peki ben her ateşi pamuğa tuttuğumda yanacak mıdır? Yani bu tutarlı bir silsile halinde devamlılık göstercek midir yoks…

Beğen

Miray Şahin
Miray Şahin
12 Mar

bayıldık👏

Beğen

Öğretmenin, öğrencinin, yazarın, düşünenin, sorgulayanın buluşma alanı KÜLLİYAT ©

bottom of page