Türkçe Kur'ân Mı Olur Behey Şaşkın! -Çeviribilim Dosyası: Râzî ve Saussure Örneği-

Günümüzde bir takım modernist, Kur’âncı ve mezhepsiz kimselerin istismar ettiği bir konu olan Kur’ân’ın tercümesi meselesini ele alalım. Evvela tercüme nedir? Onu anlayalım.
Bir şeyi tercüme etmek o şeyi bilmek ve anlamış olmaktan geçer dolayısıyla tercüme edilecek olan nesnenin muhtevasının hakikatine tam anlamıyla muttali olmadan o nesneyi tercüme etmek nesneye ve sahibine ihanet olur durum böyleyken de o tercüme aslın yerini ikame edemez. Bugün Türkçemize kazandırılan çoğu roman aslının yerini ikame etmiştir; zira Tolstoy’un kendisinden bahsedilen bir ortamda taraflar Türkçe Tolstoy’u “orijinal Tolstoy” dan ayırmayacaklardır hatta bu ayrım çoğu zaman akıllarına düşmeyecektir bile. Bugün roman okurlarına Tolstoy’u soralım kafalarında oluşacak profil, okudukları Türkçe tercümelere göre şekillenecektir çünkü okur kitlesi bir yazarı okurken sanki kendinden birini okurmuş gibi okur. Tercüme burada arka planda kalır yani asıl/tercüme ayrımı bulanık bir konjonktürde kalıp göz ardı edilir, bu göz ardı etme durumu da çoğu zaman bilinçli yapılan bir durum değildir çünkü önümüze sunulanların mutfağını pek sorgulamayız hayatımızda ve kendi yemeğimizmiş gibi tüketiriz.
Burada sorulması gereken soru şudur: Kim gerçek Tolstoy? Türkçe Tolstoy mu yoksa Tolstoy’un kendi dilindeki hali mi? Yukarıda ismini zikrettiğim kitlenin mantığına göre ikisi de orijinal Tolstoy. “Hayır kendi dilindeki aslıdır, tercümesi aslını yansıtmaz” derseniz, onlara göre siz “Rusçacı” ve “Rus sevici” olursunuz, “Türkçe düşmanı”[1] olursunuz. Halbuki tercümeye karşı çıkan yok keyifle de Tolstoy’u ne güzel kendi dilimizde okuyoruz.

Tartışmaya açılan konu tercümenin kendisi değildir, tercümenin aslını ikâme edip edemeyeceği konusudur. Yani ontolojik olarak bu iki metin aynı seviyeyi hâiz midir, değil midir? Bu iki metin okurda aynı düzeyde bilgi ifade eder mi? Bu iki farklı metin mutlak anlamda aynı mıdır? Hatta bırakın farklı dilleri, Rus okurlar Tolstoy’u mutlak anlamda doğru mu anladılar yoksa eksik mi anladılar? Bir metin mutlak anlamda o metnin yazarının imgelemesindeki gibi okurlar tarafından idrak edilebilir mi?
Yani bugün Tolstoy’u diriltsek ve Türkiye’deki en sıkı Tolstoy okuruyla buluştursak, aralarında bir mülâkat gerçekleşse, Tolstoy ona kitabından ne anlatmak istediğine dair sorular sorsa, soruların hepsine doğru yanıt verebilir mi? Veremez dersek işte Cemil Kılıç ve benzeri tipolojideki insanlara göre biz “tercüme ve Türkçe düşmanı” olan kişiler olarak “Rusçu” oluruz “Emevi Tolstoycusu(!)” oluruz. Çünkü onlara göre hakikat dilleri aşkındır, hakikat lafızlardan müstakil bir mefhumdur, dolayısıyla onu “olduğu gibi” başka diller ile giydirebiliriz. “Diller sadece birer kıyafettir ama o elbiseye bürünen hakikat tektir” onlara göre.
Tolstoy’u önümüze alalım ve bir “din” inşâ edelim adı da Tolstoyizm olsun, Tolstoy da bu dinin kutsal varlığı -tanrısı- olsun. Farklı farklı milletlerden de insanlar olsun ve Tolstoy’un klasiklerini kıraat ederek ona ibadet etsinler Tolstoy içerisinden büyük ihtimalle şöyle diyecektir “ben sizin okuduklarınızı size indirmedim, bunlar benim murâd ettiğim anlamlar değil. Siz benim vahyimin manasını kafanıza göre değiştirdiniz!”. Halbuki doğrudan kendi vahyettiği şekilde kıraat etseler yani okusalardı ibadetleri Tolstoy’u razı edecekti ama onlar Tolstoy’un gazabını kesp ettiler. Bilâ teşbîh velâ temsîl Allah’ın murâdına gelindiğinde ne oluyor da tercüme ile ibadet bu kadar retorik ve sığ argümanlarla meşru kılınmaya kalkışılıyor?
Allah’ın vahyi ve dini Tolstoy kadar ehemmiyeti haiz değil mi? Cemil Kılıç’a göre Türkçe Kur’ân’la ibadet olur. Peki o zaman şunu soralım kendisine; “Cemil Bey madem siz muradullâhın hakikatine mutlak manada vakıfsınız ve O’nun mesajını aynıyla ikame edecek bir Türkçe Kur’ân oluşturabilecek durumdasınız[2], e çıkın peygamberliğinizi/rabliğinizi ilan edin o vakit!” Meseleye sloganik yaklaşarak bir çözüme ulaşılmaz! İslam tarihinde Kur’ân-ı Kerîm çoğu dile tercüme edilmiştir, edilecektir de ama ana dilde ibadetmiş, öz Türkçeymiş[3], insanî özgürlükmüş gibi saçmalamalara ve retoriklere mağlup gelecek bir dinî müktesebat yok karşınızda. Bizim tarihimizde ve medeniyetimizde kutsal kitabı tercüme etti diye yakılan bir “Tyndale” örneklemi yok. Bulamazsınız da. Meseleleri çarpıtıp demagojiyi bir kenara bırakalım, kimse Kur’ân tercüme edilemez demiyor. Bu mesele literatürde çok dakik şekilde ele alınagelmiştir. Tercüme-i harfî/ Tercüme-i mislî yani yukarında bahsettiğimiz aslını ikâme edecek tercüme yasak görülmüştür yoksa meâlen yani tefsîrî tercüme (yaklaşık tercüme) yasaklanmamıştır teşvik dahi edilmiştir.
Tercüme kelimesi İslam literatüründe nasıl algılanmıştır, hangi manaları ve pratikleri haizdir gelin önce bunu irdeleyelim:
1) Kendisine ulaşmayan bir sözü tebliğ etmek (ulaştırmak)
2) Bir bâba unvân vermek (başlıklandırmak)
3) Biyografi (terceme-i hâl)
4) Bir sözü söylendiği dilin harici bir dilde açıklamak (İbn Kesîr ve Beğâvî’ye göre tercüme tebyîn -yani açıklamak- manasına gelir)[4]
5) Bir sözü bir dilden başka bir dile nakletmek.[5]
Istılâhî/terminolojik anlamı: Bir kelâmın tüm vecihleri/yönleri ile (sanatsal, ilmî, icazî, duygusal, hükümsel vb. anlamda ) iki kelamın da birbirinin aynı ve eşdeğeri olacak şekilde farklı bir dilde ortaya konulmasıdır.[6]
Tercüme bu noktada ikiye ayrılır; Harfî tercüme ve Mânevî tercüme (Modern çeviribilim tasnifine göre kelimesi kelimesine çeviri/word for word çeviri ve anlamına göre çeviri/sense for sense)
İşte yürütülen tartışmalar asıl itibariyle bu noktada dönen tartışmalardır, yani Kur’ân-ı Kerîm’in aslını ikame edecek orijinallikte ikinci bir x dilinde Kur’ân üretmek mümkün müdür muhal midir? Yoksa Cemil kılıç ve Yaşar Nuri Öztürk gibi bir takım demokrat, mezhepsiz ve reformist kimselerin bolca -sözde- argümanlarına meze ettikleri gibi (tıpkı kilisenin İncil çevirilerine karşı tutumu gibi) tercümeye karşı çıkan, gerici, yobaz, dini tekeline almak isteyen bir aristokrasi İslam literatüründe hiçbir zaman egemen ve primer bir konum işgal etmiş değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’in aslını ikâme edecek bir çeviri neden imkânsızdırı ispatlamadan önce; ibadet dışı gündelik hayatta okuyup öğütler almak, bilgi edinmek için yapılmış meal/çeviri faaliyetlerinin hiçbir zaman asıl tartışma konusu yapılmadığının esas tartışma konusunun taabbüdî bir rükûn olan namazda kıraatin ana parçası olan Kur’ân-ı Kerîm’den bir şeyler okumanın x bir başka dilden yapılıp yapılamayacağı yani Kur’ân-ı Kerîm’in başka dillerde aynını ortaya koymanın imkanı olduğunun farkına varılması metnimize gelecek cinaslı safsata ve bol retorikli mesnetsiz argümanları engelleyecek ve meselenin zübdesine yani esasına dayalı kritik düşüncenin önünü açmada son derece önemli bir rol oynayacaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’in aslını ikâme edecek x dilinde bir Kur’ân (yahut Türkçe bir Kur’ân) üretmek niçin imkansızdır?
1) Kur’ân-ı Kerîm’deki Arapça lafızların/kelimelerin vâzı’ı olan Allah’ın ilmine, vahyini okuyan beşerin mutlak anlamda muttali olamaması ve dolayısıyla yapacağı tercüme faaliyetinin kâmil/tam bir tercüme olamayışı dolayısıyla kuranın yerini alamaması

Burada vaz’[7] kelimesinden maksadımız, Allah’ın o kelimeleri kendi katında murâd ettiği anlamlara delalet edecek şekilde seçip o hal üzere vahyetmesi. Modern dil bilimde Saussure örneği bunu anlamada belki yardımcı olabilir signifier/gösteren ve signified/gösterilen ilişkisinden hareketle yola çıkacak olursak signifier’ın mahiyeti keyfîdir (yani ağaç kelimesinin hakikati bizzat kelimenin hakikati olmayıp aklımızda ağaç denince canlanan dalı budağı olan varlık o kelimenin hakikatidir, yoksa tek başına ağaç kelimesi kesin bir bilgi ifade etmez zira ağaç kelimesi rastlantısal bir teşekkül sürecine sahiptir -neden “ağaç” değil de “gağaç” demedik?” sorusunun müdellel ve aklî bir cevabı yoktur- dolayısıyla lafızlar bizâtihi kesin bilgi ve delil ifade etmezler[8].

Mana ve hakikat lafza mukaddemdir (Lafzın kendisi yokken o mana ve hakikat evvelden var idi) bunu anlamamak küçük bir çocuk ile aynı soyutlama becerisine sahip olunduğunun bir emaresidir. Tıpkı bir babanın çocuğuna: “artık güneş kelimesi yok, onu tenis topu kelimesiyle değiştirdim” demesinin ardından çocuğun gerçekten güneşin tenis topuna döneceğini vehmetmesi gibidir. Hakikat bir şeyin aslında aranır, ona işaret eden levhalarda değil.
Bu meselenin anlaşılması metnin devamının kurgusunun anlaşılması için hayatîdir zira bir diğer madde başlığı olan “Fahreddin Razi ve Nahvin/Dil Kurallarının kat’î Bilgi İfade Etmeyişi” bahsi de doğrudan bu kritik noktayla alakadardır.
Allah’ın kendi katındaki kelâm-ı nefsîinin yine O’nun ihtiyârı ile bu kelâm-ı nefsîye delalet edecek Arapça lafızları vaz’ edişi, O’nun katındaki murada mutlak anlamda muttali olmayan bir beşer tarafından kesin olarak aynıyla idrak edilemez (ancak yaklaşık olarak anlaşılabilir -ki bu Tolstoy örneğimizden de yola çıkacak olursak Allah’a has bir durum da değildir-). Bu idrak edemeyiş, mutlak anlamda orijinalin yerini alamayacak bir tercümeye müsebbip olacaktır zira burada iki farklı epistemolojik düzey vardır ve bir beşerin O’nun düzeyine geçiş yapması muhaldir.
2) Fahreddin Er-Râzî ve Nahvin/Dil Kurallarının Kat’î Bilgi İfade Etmeyişi
Fahreddin er-Râzî’nin düşünce sistematiğine göre her mânanın karşısında onu ifade edebilecek bir lafzın bulunması mümkün değildir, zira tasavvur edilebilecek mânalar sınırsızdır lakin onlara delalet edici lafızların vaz’ edilmesi bu sınırsızlığa ulaşamaz.

Daha önceden de belirttiğimiz üzere mâna lafza mukaddemdir. Yine Râzî’ye göre lafızların varlığı iletişimi sağlamak amacıyladır bir diğer deyişle vaz’ edilen lafızların varlığının aslî hüviyeti delalet ettikleri mânanın bilinmesi değil haricî varlıklar ile insan zihninin kurmuş olduğu ilişki ve bu ilişkinin (dışa vurulup diğer insanlar ile bu kurulan ilişkinin anlatılması) gösterilmesidir.
Lafızların delalet ettiği kat’î manayı bilmenin yolu sadece nakildir[9], aklın bu noktadaki bir delaleti çözmesi mümkün değildir çünkü dilin kendisi ve kaideleri vaz’îdir. Dolayısıyla nakil için söylenenler dilin kendisi ve kaideleri için söylenemez zira vaz’î olan bir şeyin açıklaması yoktur. Bizler konuştuğumuz dilin içerisine doğduk ve kullandığımız dilsel sistematiklerin arkasındaki mantığı/işleme sistemini bilmiyoruz[10] ayrıca bu dilsel kaidelerin nakilde olduğu gibi güvenilir râvîlerce nakledilip edilmediği hususunda da elimizde bir senet/belge yok. Bu durum Râzî’ye göre dili nakilden bilgi türü olarak bir alt kademeye düşürmekte zira âhâd haber zan ifade eder buradan çıkışla lafzın delaleti de zannî konuma düşer yani mutlakiyet ifade etmez. Bu durumda da yapılan tercüme zannî olur yani aslını ikâme edemez.[11]
Lakin, bu noktada yine ona göre bu noktada en fazla dilin külli anlamda hatalı olarak nakledildiğinin söylenemeyeceği gibi tek tek dil içerisindeki tikel fenomenlerin de bahsedilen tevatür derecesindeki bir kat’îlikte bilgi ifade edeceğinin ispatı mümkün değildir. Dolayısıyla dilde kesinlik mümkün değildir, tasavvurumuzda bulanık bir bilgi kümesi oluşturur.[12]
Fahreddin Er-Râzî; dilde kesinliğin, şu on özelliğin yakîn derecesinde bilinmesine bağlı olduğunu ileri sürer.
1) Lafız ve kaidelerin râvîlerinin/nakilcilerinin ismeti yani hatadan münezzeh oluşu.
2) İştirâk (lafzın birden fazla anlama delalet edecek şekilde konulmuş olması)
3) Mecaz
4) Vaz’ olunan manadan başka bir manaya naklolunma ihtimallerinin yokluğu (tek kesin anlam)
5) Lafızdaki hükmün -bildirdiği durumun- bazı şahıslara veya zamana tahsis edilmediğinin (yani evrensel olup tarihsel olmaması) bilinmesi
6) İzmâr (cümlede bazı kelimelerin hazfedilmiş olması – Türkçede buna gizli özne veya bir kelimeye eklemlenen sıfatların gizli kalması veya o kelimeye uzak düşmesi gibi durumlar örnek verilebilir-)
7) Tehir (sentaks diziminde kelimenin aslî konumundan ayrılıp daha geriye çekilmesi)[13]
8) Takdim (sentaks diziminde kelimenin aslî konumundan ayrılıp daha öne çekilmesi)[14]
9) Neshin yokluğu (sonradan bu lafzın veya delaletinin hükmünün kaldırılmamış olup cârî olması)
10) Aklî muarızın yokluğu (lafzın kendisinde veya delalet ettiği anlamın mantık kaideleri ve selîm akla uyması)[15]
İşbu on şartın bir arada uyuşmasının imkânı oldukça azdır. Dolayısıyla delalette mütercimin zannın ötesine geçmesi kahir ekseriyette imkân dışıdır hal böyle olunca harfî tercüme dediğimiz motomot aslını ikâme edici bir tercüme mümkün değildir, buna aklen cevaz verilemez.
3) Zuhruf Suresi 3. Ayet[16] ve Benzeri Ayetlerden İstidlal Edilen Çıkarımların İptali
Bu istidlali aklî bir zeminde irdeleyeceğiz, muhataplarımızın bu ve benzeri ayetlerden yaptıkları çıkarımlar şöyle bir argümantasyona sahip: “demek ki Kur’ân’ın lafzı değişebilir ne de olsa onlar Arap’tı o yüzden onlara Arapça bir Kur’ân indirildi bizler de Türk’üz gayet normal bir şekilde Türkçe Kur’ân yapılabilir ve bu namazlarda kıraat edilebilir zira asıl olan Kur’ân’ın mânasıdır ha Türkçe yazmışsın ha Arapça ne de olsa mâna birdir.” Bu iddianın linguistik olarak hatalı olduğunu zaten bir önceki başlıkta kanıtladık, bir küçük aklî bir çıkarım ekleyeceğiz.
Bu argümantasyona göre tercüman ve Allah aynı epistemik bilgiyi hâizdir, ikisi de eşit seviyede Kur’ân metninin anlamına vakıftırlar. Bunu bu şekilde söylemek muhatapta rahatsızlık uyandırıcı ve kulak tırmalayıcı oluyor öyle değil mi? Argümantasyonu ele alalım:
Allah = kelâm-ı nefsîi olan Kur’ân’ın hakikatı/gösterilen/signified = bu hakikate delalet edecek lafızlar/gösterenler/signifier = Arapça lafızların Allah c.c tarafından bu hakikate delalet edecek şekilde seçilmesi = Arapça bir Kur’ân’ın indirilmesi = hakikatin sahibi ve hakikate delalet eden lafızları seçen zât aynı zât = %100 tutarlılık, doğruluk ve mutlakiyet
Tercüman = kuralları (sentaks, grammer ve semantik sistematiği) ve lafızların hakikate delaleti zannî olan iki dil (kaynak metin ve erek metnin dili = bu dil aracılığı ile tercüman zihninde işlenen Kur’ân metni = Kur’ân’dan çıkarılan zannî delalet ve (sözde) hakikat/anlam = bu çıkarılan zannî anlamın yine zannî olan Türkçe diline nakli/tercümesi = iki zannî lafzın tercih edilmesi ve birbirine bağlanması [Arapçadaki x kelimesi=Türkçedeki y kelimesi] = aslıyla birebir aynı sadece dili değişik bir Türkçe metin.
= %100 tutarlılık, doğruluk ve mutlakiyet yok, %1-%99.
Şimdi iki işleyişi ele alın “Arapça olarak indirdik” ibaresinden maksat ilk formülasyondur ve yüzde yüz tutarlılığa sahiptir, Cemil Kılıç gibilerin ise bu ibareden çıkarımlarının formülasyonu mutlak değil yani onlar sizi mutlak olmayan bir eşdeğerliğe götürüyorlarken bir yandan da üstü örtük olarak hakikatin sahibi olduklarını ima edercesine bu formülasyonun doğru olduğunu ve bu formülasyona uymayanları Emevîcilikle hakikati saklamak isteyen Hristiyan kilisesinin papazlarına benzeterek retoriklerini basıyorlar. Hakikate retorikle ulaşılmaz. Dolayısıyla bu ayetlerden yapılan çıkarımlar bu gösterilen formülasyondaki tutarsızlıklardan dolayı bâtıldır.

Kaldı ki bu çıkarımı bâtıl görmemek Kur’ân’ın tahaddî ayetlerini ve icaz iddiasını[17] çöpe atmak olacaktır haşa harfî tercüme ile aslını ikâme edecek bir Türkçe Kur’ân mümkündür diyen bu bağlamda Allah ile ayet/sûre yapma yarışına girmiş câhiliye şairlerinden farksızdır.
4) Abdullah b. Ebî Evfâ Rivâyetinden İstidlal Edilen Çıkarımların İptali
Rivâyette Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a) Efendimizin (s.a.v) yanına gelir ve bana Kur’ân’ın yerine geçecek bir şeyler öğret zira onu (Kur’â’nı) güzel okuyamıyorum (büyük ihtimalle dili dönmüyor) diyerek ondan Kur’ân’a mukabil bir söz istiyor. Efendimiz (s.a.v) de ona bir dua öğretiyor. Buradan şu çıkarıma varılıyor; “demek ki lafızlara bağlılık esas değil, aynı dil içerisinde bile bu bağlılık şart değilken diller arasında neden olsun? Öyleyse Türkçe Kur’ân bizim insanî hakkımızdır!”.
Hadisin orijinali şu şekilde:
[18]جاءَ رجلٌ إلى النَّبيِّ صلَّى اللَّهُ عليْهِ وسلَّمَ فقالَ: إنِّي لا أُحسِنُ منَ القرآنِ شيئًا فعلِّمني شيئًا يُجزئُني منه فقالَ: قل سُبحانَ اللَّهِ والحمدُ للَّهِ ولا إلَهَ إلَّا اللَّهُ واللَّهُ أَكبرُ . قالَ هذا لربِّي فما لي ؟ قالَ: قل اللَّهمَّ اغفِر لي وارحَمني وارزُقني وعافِني
Rivayetteki “إنِّي لا أُحسِنُ ” ibaresi ehlince mâruftur (iyi telaffuz edememek, layığınca okuyamamak) sadece bu kayıt bile bu değişimin keyfî olmadığının, bir özür/yetersizlik karşısında tanınan ruhsat/kolaylık olduğuna bir işarettir. Aslında bu rivayet muhatabın aleyhine şu üç vecihten delil olur:
1) Dileseydi o ayeti yaklaşık olarak farklı kelimelerle yeniden oluşturup (dilbilimde buna paraphrase denir) ona o versiyonunu okumasını salık verebilirdi ki bu yapılmamış efendimiz (s.a.v) bambaşka bir bağlamda yeni bir dua öğretmiş -yani Kur’ânda okuyamadığı bir ayete karşılık gelecek benzer anlama sahip bir dua öğretmemiştir- (kaldı ki Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a) bu öğrettiği duayı da değiştirmemiş olduğu şekliyle motomot alıp hayatında tatbik etmiştir)
2) Bu rivayet Arapça konuşanların kendi iç sorununu anlatır yani bu Arap dili özelindeki bir uygulamadır bu noktada diller arası bir konuma sıçrayış yapmanın ardındaki gerekçe ve delil ortaya konulmalıdır. Cemil Kılıç gibilerinin bu noktada bir delilleri yoktur. Tamamen keyfî bir sıçrayıştır.
3) Rivayetin devamında Abdullah b. Ebî Evfâ (r.a) haricinde bir başka adam daha aynı soruyu soruyor ve Abdullah b. Ebî Evfâ’nın (r.a) aldığı cevabın aynısını değil başka bir dua öğretisiyle cevabını alıyor. Yoksa Cemil Kılıç kendisiyle mi çatışıyor? -hani kendisine göre hakikat ve mana tekti? Değişen sadece elbiseler hükmünde olan kelimeler ve dilin kendisiydi!?-
Bir nesneyi tercüme etmek onu aynıyla biliyor olmayı gerektirir. Halbuki nebîler ve resuller haricinde kim Allah’ın katındaki sözlerin hakikatine mutlak manada muttali olup sahip olabilir? Böyle bir durumu iddia eden kimse nebî/rasul ya da Tanrı olduğunu iddia eden kimseden farksız değildir -zira o artık hakikatin sahibidir, yürüyen bir Kur’ân olmuştur o artık ve hevasından konuşmaz- kaldı ki böyle bir durumda resul ve nebilerin varlığı da abes olacaktır madem biz doğrudan muradullâha muttali olabiliyoruz o halde resul ve nebilerin varlıklarının amacı ne? Bu argümantasyona göre Tanrı abesle iştigal edecek malayani bir fiilde bulunmuştur velakin alîm ve hakîm olan Allah Teala malayanilikten ve abesle iştigalden münezzehtir. Allahu a’lem, en iyisini Allah Teala bilir.
[1] Bu yakıştırmalar irrite edici gelebilir lakin aynı yakıştırmalar cemil kılıç tarafından Türkçe Kur’ân diye bir şey olmaz diyenlere karşı yapılmaktadır; “Arapçı”, “Arap sevici”, “Türkçe haini”, “Emevîci” vs. vs.
[2] Ki bunu iddia etmek doğrudan Kur’ân-ı Kerîm’in tahaddi ve icaz iddiasına muhalefet etmek olacaktır, bknz:
“De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.” (İsra, 17/88);
“…İddialarında tutarlı iseler Kur'an gibi bir söz getirsinler bakalım!” (Tur, 52/34);
“Yoksa 'Kur'an’ı kendisi uydurmuş.' mu diyorlar. De ki: 'İddianızda tutarlı iseniz, haydi onunkine benzer on sure getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın!'” (Hud, 11/13).
[3] Bu söylemi müstakil olarak ele aldığımız yazımıza bakılması ilgili konunun anlaşılması açısından yararlı olacağını umuyoruz; https://www.kulliyat.net/yaz%C4%B1lar/dilde-tasfiye-%C3%B6z-t%C3%BCrk%C3%A7ecilik-yahut-redd-i-miras
[4] İbn Abbas hakkında Efendimiz (s.a.v) “O Kur’ân’ın tercümanıdır” buyurmuşlardır yani müfessiri/açıklayanıdır.
[5] (Bugün kelime bu manaya sabitlenmiştir)
[6] İsmail Cerrahoğlu Tefsir Usulü s. 242
[7] Sözlükte “bir şeyi bir yere koymak” anlamındaki vaz‘ın terim anlamı “lafızların bir mânaya karşılık belirlenmesi” şeklindedir. Filolojik düzlemde vaz‘, lafızların belli bir mânaya delâlet etmek üzere ortaya konulması olduğundan bu bilim dalında lafız-anlam ilişkisi ve lafzın anlama delâlet keyfiyeti önem kazanmıştır. Bir öğenin bilgisinden ikinci öğenin bilgisine ulaşıldığı için delâlet meselesi bu bağlamda tartışılan temel konulardan birini teşkil etmiştir. Vaz‘ ilminin gayesi değişik bilim dallarınca ortaya konan lafızları birbirinden ayırmak, özellikle lafzın hakiki ve mecazi kullanımını tesbit etmektir. Vaz‘ ilminde konuşan ve dinleyenden bağımsız bir varlık halinde dilin doğasının neden ibaret olduğu hususu büyük önem taşır. Bu husus dil bilimi, mantık ve fıkıh usulü âlimlerince incelenmiştir. (ŞÜKRAN FAZLIOĞLU, "VAZ‘", TDV İslâm Ansiklopedisi)
[8] Dolayısıyla Allah indindeki mutlak murada “signifier/gösterenlerden” ulaşmak imkansızdır doğrudan Allah’ın katındaki hakikate muttali olup ona sahip olmak gerekir -ki gereği şekilde onu anlayalım- kaldı ki bu senaryo beşerin başka bir beşeri anlamasında mutlak anlamda imkansızken (Tolstoy örneği), Tanrı gibi farklı bir epistemik duruma sahip bir zâtta bu imkânsızlık kat be kat katmerlenecektir.
[9] Çünkü nakil mütevâtir bilgi ifade eder yani kesin bilgiyi haizdir, yani bilgi türlerinin tasnifinde zirveyi temsil eder -üzerinde yalan söylemesi mümkün olamayacak kadar sayıda kişinin bir haber getirmesi ve bunun aksinin ispatlanamaması durumu mütevâtirliği ifade eder-.
[10] -önceki sayfada açıkladığımız gösteren ve gösterilen örneğini hatırlayalım-
[11] Zira mütercim kaynak metindeki lafızları kendi tasavvurunda imgelendirecek ve ona birtakım anlamları bağlayacak, bu bağlantı da bahsettiğimiz üzere zannî olacağından mutlak anlamda doğru bir tercüme icra edilemeyecektir.
[12] Daha detaylı bilgi için bk. Tuncay Başoğlu’nun “Fıkıh Usulünde Fahreddin Er-Râzî Mektebi”.
[13] Ali topa vurdu cümlesinde top kelimesinin aslî konumundan ayrılıp Ali’nin önüne alınması = Topa Ali vurdu.
[14] Ali topa vurdu cümlesinde top kelimesinin aslî konumundan ayrılıp vurdu fiilinin sonrasına alınması= Ali vurdu topa.
[15] Bk. Fahreddin Er-Râzî, Muhassalü efkkâri’l mütekaddimîn ve’l müteahhirîn, s. 45.
[16] Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’an olarak indirdik. (Zuhruf Suresi 3. Ayet)
[17] “De ki: Yemin ederim! Eğer insanlar ve cinler, bu Kur’ân’ın benzerini yapmak için bir araya toplansalar, hatta birbirlerine destek olup güçlerini birleştirseler bile, yine de onun gibi bir Kitap meydana getiremezler.” (İsra, 17/88);
“…İddialarında tutarlı iseler Kur'an gibi bir söz getirsinler bakalım!” (Tur, 52/34);
“Yoksa 'Kur'an’ı kendisi uydurmuş.' mu diyorlar. De ki: 'İddianızda tutarlı iseniz, haydi onunkine benzer on sure getirin, isterse kendi uydurmanız olsun ve Allah’tan başka çağırabileceğiniz herkesi de yardımınıza çağırın!'” (Hud, 11/13).
[18] خلاصة حكم المحدث : [صحيح]الراوي : عبدالله بن أبي أوفى | المحدث : أبو حاتم الرازي | المصدر : البدر المنير | الصفحة أو الرقم : 3/575 التخريج : أخرجه ابن حبان (1809) واللفظ له، وأخرجه أبو داود (832) مطولاً باختلاف يسير، والنسائي (924) مختصراً باختلاف يسير


Yorumlar