top of page

Muallim -i Sani

  • Yazarın fotoğrafı: Murat Ateş
    Murat Ateş
  • 19 Oca
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 20 Oca


Medeniyetlerin yükselişi, genellikle "Hezarfen" olarak adlandırılan, pek çok farklı alanda derinleşmiş çok yönlü dehaların omuzlarında gerçekleşir. Ancak bu, sadece bireysel bir üstünlük hikayesi değildir. Tarihin akışını değiştiren o parlak zihinler, tesadüfen ortaya çıkmazlar; "Yıldızlar, ancak belirli bir kültürel vasatın üzerinde yükselir." Fârâbî, onuncu yüzyılın o verimli kültürel ikliminde, bugünkü Kazakistan topraklarından Bağdat’a uzanan yolculuğuyla bu hakikatin en çarpıcı temsilcisidir. Onu bugün hâlâ evrensel kılan şey, sadece bilgisi değil, o bilginin köklerini göğe, dallarını ise yeryüzüne uzatan bütüncül perspektifidir.

Bağdat'taki Sultan Sofrası

Fârâbî’nin şöhreti Bağdat uleması arasında yayıldığında, herkes bu "her şeyi bilen" adamı merak etmeye başlar. Nihayet Sultan’ın huzurunda düzenlenen büyük bir ilim divanına davet edilir. Salona girdiğinde, karşısında devrin en büyük dilcileri, fakihleri ve tarihçileri durmaktadır. Fârâbî ise dışarıdan bakıldığında ince yapılı, "kara kuru" ve üzerinde mütevazı bir çoban abası olan, sıradan bir adam gibidir.

Kendisine mecliste "ilmen layık olduğu yere" oturması söylendiğinde, Fârâbî hiç tereddüt etmeden salonun en başına yürür ve Sultan’ı bizzat yerinden kaldırarak makamına oturur. Bu cüret karşısında salon buz keser. Sultan, sinirden köpürerek muhafızlarına sadece kendi yakın çevresinin bildiği özel bir yerel lehçede; "Eğer bu adam rüştünü ispat edemezse, toplantı sonunda kellesini vurun," emrini verir. Fârâbî, kimsenin anlamadığını sandığı bu gizli lehçeyle Sultan’a hemen cevap verir:

"Sultanım merak etme, göreceksiniz."

Bu an, bir kibir gösterisi değil, hakiki bilginin dünyevi makamlar karşısındaki sarsılmaz özgüveninin ve ilme duyulan derin saygının bir dışavurumudur.

Nakli, Akli ve Ötesi

Bağdat uleması, Sultan'ı bile şaşkına çeviren bu adamı zorlu bir imtihana tabi tutar. İlk aşamada fıkıh, tefsir ve hadis gibi "nakli ilimler" üzerinden sorular sorulur; Fârâbî her birine hayranlık uyandıran cevaplar verir. İkinci aşamada felsefe, mantık ve kozmoloji gibi "akli ilimlere" geçilir. Fârâbî, Aristoteles’in mantık mirasını öylesine bir derinlikle sentezlemiştir ki, bu başarısı ona dünya düşünce tarihinde "Muallim-i Sani" (İkinci Hoca) unvanını kazandırır. Aristoteles "Birinci Hoca" ise, o mirası evrensel bir hikmetle birleştiren Fârâbî, tartışmasız ikincidir.

Ulema, Fârâbî’yi ne dini ne de akli ilimlerde köşeye sıkıştıramayacağını anlayınca, son bir "taktiksel hamle" yapar. Onu hazırlıksız yakalayacaklarını düşündükleri, ulemanın genellikle zayıf halka gördüğü müzik alanından bir sınav açarlar. Ancak bilmedikleri bir şey vardır: Fârâbî, müziğin sadece icracısı değil, onun fiziğini ve felsefesini de yazan kişidir.

Kitabül Musika el-Kebir

Ulemanın "Pratik olarak da çalabilir miyiz?" meydan okuması üzerine Fârâbî, yanındaki nefesli çalgıyı çıkarır. Henüz kimse onun bu konuda devasa bir eser olan Kitabül Musika el-Kebir'i yazdığından haberdar değildir. Önce neşeli bir makam çalar, tüm meclis ritim tutar. Ardından hüzünlü bir makama geçer, salon gözyaşlarına boğulur. Son olarak ise hiç bilinmeyen bir makam icra ederek salondaki herkesi derin bir uykuya daldırır.

Fârâbî, teorik bilgiyi (titreşim, harmoni) pratik uygulamayla (ruhi ve psikolojik etki) birleştirerek bilginin ruhu nasıl yönetebileceğini kanıtlar. Herkes uykudayken eşyalarını toplar ve salondan girdiği gibi çıkar. Bu etkileyici finalin ardından Fârâbî bir daha asla Bağdat’a uğramaz; bu, onun hem ilmine hem de bağımsızlığına olan sadakatinin bir mührüdür.

Gökleri Anlamadan Yeri Yönetemezsiniz

Fârâbî’nin en meşhur eseri El-Medinet-ül Fazıla (Erdemli Şehir), sanılanın aksine doğrudan bir siyaset el kitabı değildir. Yaklaşık 70-80 sayfalık bu risalenin tam üçte ikisi; varlık, metafizik, ontoloji ve bilgi felsefesine ayrılmıştır. Siyaset, yönetişim ve adalet gibi konular ise kitabın sadece son 15-20 sayfasında yer bulur. Fârâbî’nin verdiği mesaj sarsıcıdır: Varlığın ilkelerini ve kozmik düzeni kavramadan, yeryüzünde adil bir şehir inşa edilemez.

"Gökleri anlamadan yerdekini yönetemezsiniz. Sema ile bağ kurmadan yerde adaleti tesis edemezsiniz."

Bu perspektife göre siyaset, salt bir güç mücadelesi değil, evrensel bir ahlak ve ontolojik bir zemin üzerine inşa edilmesi gereken yüce bir görevdir.

Bütünlüklü Bir Bakış Açısına Duyulan İhtiyaç

Fârâbî’nin portresi, bizlere nakli olandan akli olana, teoriden pratiğe uzanan muazzam bir bütünlük sunar. O, dünyayı parçalara ayırarak değil, bir küre gibi her yönden kavrayarak anlamaya çalışmıştır. Günümüzün uzmanlaşma adı altında parçalanmış bilgi dünyasında, Fârâbî’nin bu sentezci ve "yukarıdan bakan" bakış açısına her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Sahi, biz ne zamandan beri dünyayı daha iyi bir yer yapmaya çalışırken başımızı göğe bakmaktan vazgeçtik?


Yorumlar


Öğretmenin, öğrencinin, yazarın, düşünenin, sorgulayanın buluşma alanı KÜLLİYAT ©

bottom of page